Küba Mucizesi Sona mı Eriyor?

23.02.2026 22:02
Küba Mucizesi Sona mı Eriyor?

Kuruluşundan beri kesintisiz olarak ekonomik ambargo, izolasyon ve ABD’nin stratejik çökertme girişimlerinin hedefindeki sosyalist Küba, şartlar ne olursa olsun kriz yönetimindeki deneyimiyle birlikte şimdiden acil önlemlerini devreye sokmuş görünüyor.

ABD'li turistler için bir "haz cenneti" olarak kabul edilen ve bu dönemde adanın büyük bölümü Amerikan mafyası ile Batista rejiminin işbirliğiyle yönetilen 1950’ler Küba’sında başkent Havana, o dönem için "Las Vegas'ın doğuştan önceki hali" olarak tanımlanıyordu. Ünlü mafya babaları, ABD'deki organize suç yargılamalarından kaçmak için Küba'ya sığınıyorlardı. Batista rejimi, bu mafya örgütlerine kumarhane, uyuşturucu ve fuhuş işlerini rahatça yürütebilmeleri için koruma sağlıyordu; karşılığında yüksek rüşvetler alıyordu.

Bekleneceği üzere, işbirlikçi Batista rejimi öncülüğünde topraklarının beşte dördü ABD’li şirketler tarafından işgal edilmişti.

Ülkedeki azgın sömürü ve yoksulluğa karşı her geçen gün büyüyen isyan dalgası ise ilk önemli silahlı eylemini 26 Temmuz 1953’te ülkenin ikinci büyük askeri üssü olan Moncada Kışlası’na yaptı. Eylem başarısız görünse de, Batista rejimini tarihin çöplüğüne gönderecek olan 26 Temmuz Hareketi’ne adını verdi.

Programının esaslarını toprak reformu, kitlesel eğitim, kamu hizmetlerinin millileştirilmesi, sanayileşme, demokratik seçimler olarak 26 Temmuz Hareketi, şehir ve kır gerillası pratikleriyle bütünleştirdikleri uzun ve çetin bir mücadele sürecini 1959’da zaferle taçlandırdı.

Monroe Doktrini ve Trump Eklemi

1823 yılında ABD Başkanı James Monroe tarafından ilan edilen ve Amerika kıtalarındaki Avrupa sömürgeciliğine karşı çıkan temel bir dış politika ilkesi olarak ortaya çıkan Monroe Doktrini; Avrupa'nın Amerika kıtalarına müdahalesine karşı çıkma ve buna karşın ABD'nin Avrupa iç işlerine karışmama taahhüdünü içeriyordu.

Monroe Doktrini, ABD'nin Amerika kıtasını Avrupa müdahalesinden "koruma" politikasını ilan etti; ancak pratikte ABD'nin Latin Amerika'daki hegemonyasını meşrulaştırdı. Roosevelt'in 1904 Corollary'si, ABD'ye müdahale hakkı verdi ve Küba gibi ülkeleri "arka bahçe" olarak gören yaklaşımın temelini attı.

1962'deki füze krizi sırasında Başkan John F. Kennedy bir basın toplantısında şunları söylemişti: "Monroe Doktrini, Başkan Monroe ve John Quincy Adams'ın ifade ettiği şeyi ifade ediyor: Batı Yarımküre'ye yabancı bir gücün gücünü genişletmesine karşı çıkacağız ve bugün Küba'da olanlara karşı çıkma nedenimiz budur."

Özetle, Küba ambargosu sadece bir Soğuk Savaş kalıntısı değil, aynı zamanda Monroe Doktrini'nin ifade ettiği "yarıküresel hakimiyet" anlayışının istikrarlı bir biçimde sürdürülen bir uygulaması olarak öne çıkmakta... ABD, Küba'nın bağımsız dış politikası ve sosyalist sistemi var oldukça, ambargonun bir şekilde devam etmesini stratejik bir zorunluluk olarak görmüştür.

İkinci Trump döneminin ardından, doktrinin yeniden canlandırılması daha agresif bir hal aldı. 2 Aralık 2025'te, doktrinin 202. yıldönümünde yayınlanan başkanlık mesajında Trump doktrini "yeniden canlandırdığını" ilan etti ve buna "Trump Corollary" (Trump Eklemi) adını verdi. Mesajda şöyle deniyor: "Bugün, yönetimimizin bu vaadi, Monroe Doktrini'ne yeni bir 'Trump Corollary' altında gururla yeniden teyit ediyor: Amerikan halkı –yabancı uluslar veya küreselci kurumlar değil– kendi yarımküremizdeki kaderimizi her zaman kontrol edecektir." Bu, orijinal doktrini genişleterek, ABD'nin Latin Amerika'da "önceliğini restore etmeyi" amaçlıyor ve özellikle Çin ve Rusya’nın altyapı projelerini, ticaret anlaşmalarını ve askeri varlıklarını engellemek adına tatbik ediliyor.

Biden’ın seçimlere bir hafta kala kaldırdığı (yürürlüğe girmesi için 45 gün gerekiyordu) ancak Trump’ın yeni dönemindeki ilk icraatlarından biri olan Küba’nın “terörü destekleyen ülkeler" listesinde tutulması yeni dönemin Küba politikası adına ilk sinyalleri vermişti.

Bu, yeni ve daha agresif yaptırımların önünü açarken, aynı zamanda Küba’yla ticari ilişki içine giren şirketleri de oldukça ağır şekilde tehdit ediyor. ABD Hazine Bakanlığı, bu listedeki ülkelerle ticari ilişkiye giren kişi ve kuruluşların varlıklarını otomatik olarak dondurma hakkını saklı tutmakta ve cezai yaptırımlar da (şirketler için 1 milyon dolara kadar para cezası; bireyler için 20 yıla kadar hapis; varlıklara el koyma vb.) uygulama yetkisine sahip.

Küba Ekonomisi ve Kaynakları

Küba, yeraltı-yerüstü zenginliklerine sahip olmayan ve ekonomik olarak en önemli girdisi turizm olan, bunun yanında kısıtlı bir tütün ve şeker kamışı ithalatından başka belirleyici bir kaynak sayamayacağımız bir ülke. Geçmişten günümüze farklı düzeylerde bu sıkıntıların yaşanmasının başlıca sebebi hiç kuşkusuz sayısı yüzlerle ifade edilen ambargolar.

Fidel Castro'nun 1994'teki "Sadece turizm Küba'yı kurtarabilir" açıklamasıyla başlayan stratejik yatırım dönemiyle gelişen turizm sektöründe, yaklaşık 1 milyon olan ziyaretçi sayısı 2005 yılında 2.5 milyonu geride bırakmıştı. ABD’de Obama’nın başkanlığa gelmesi ve göreli yumuşama dönemi, diplomatik ilişkilerin geliştirilme çabaları ile 2016’dan 2019’a kadar her yıl 4 milyonun üzerinde turistin ülkeyi ziyaret etmesine olanak sağladı. Bu da Küba’ya yıllık 3 milyar doların üzerinde bir girdi sağlamaktaydı.

Birinci Trump döneminde Cruise turizminin yasaklanması ile düşüşe geçen ziyaretçi sayıları, Koronavirüs pandemisi ile 2020 ve 2021 yılında dibi gördü. İzleyen yıllarda yukarıya doğru bir ivmelenme olsa da hedeflenen sayılar tuttutulamadı. Enerji krizi ve elektrik kesintileri ile birlikte, yeni gelen ABD yaptırımlarının etkileri, uçuş bağlantılarının azalması ve altyapı zaafiyetlerinin sonucu olarak 2025 yılında hedeflenen turist sayısının ancak yarısı kadarının ülkeyi ziyaret ettiği görülüyor.

Yine, turizm başta olmak üzere bütün ekonomik faaliyet süreçlerini doğrudan etkileyen enerji arzındaki gerileme, Küba’nın güncel krizinin en önemli başlığı olarak öne çıkıyor.

Ülkenin günlük petrol ihtiyacı 150 bin varil petrolün büyük kısmı ana tedarikçisi Venezuela’dan, geri kalanı Meksika ve Rusya'dan temin ediliyordu.

Venezuela ekonomik kriziyle birlikte Küba’ya yapılan petrol ithalatı %40 azaltıldı. Bununla birlikte Obama’nın yerine Trump’ın gelmesi ve 2019’dan itibaren Venezuela yaptırımlarının da devreye sokulmasıyla dolaylı olarak Küba'nın ucuz petrol erişimini kısıtladı.

Venezuela Devlet Başkanı Maduro’nun ABD tarafından alıkonulması ve petrol üretim ve ithalat sürecindeki dolaylı ABD kontrolü süreci de Küba’nın ana tedarikçisinden tamamen mahrum bıraktı.

Dolayısıyla, tüm bu gelişmeleri Monroe Doktrini’nin “Trump Eklemi” olarak tanımlanan yeni biçiminden bağımsız düşünmek pek mümkün görünmüyor.

Yeni Trump dönemi ile agresifleşen ABD dış politikası Venezuela ve Küba’da bağımsız veya kendine biat etmeyen yönetimleri alışılmış “diktatörlük-demokrasi” söylemleriyle açıkça yıkmayı hedeflediği bir gerçek. Venezuela’da girişilen “rejim değişikliği” henüz hedefine ulaşamamış görünse de, Venezuela’nın zorunlu denge politikasının ekonomik olarak ABD’nin talepleri yönüne evrildiği görülebiliyor.

Küba’nın Yol Haritası

Kuruluşundan beri kesintisiz olarak ekonomik ambargo, izolasyon ve ABD’nin stratejik çökertme girişimlerinin hedefindeki sosyalist Küba, şartlar ne olursa olsun kriz yönetimindeki deneyimiyle birlikte şimdiden acil önlemlerini devreye sokmuş görünüyor.

Küba yönetiminin Acil Durum Planı’nın ilk aşaması haftalık 4 güne düşürülmüş çalışma süresini, okullarda uzaktan eğitime geçişi ve enerji ihracatı ve satışlarında kısıtlamaları içeriyor. Güneş enerjisi hamlesi de planın önemli bir parçası olarak öne çıkıyor. Mart ayında %38 kapasite hedefleniyor.

Kaynakların dağıtımı konusunda da bir plan sunan Küba yönetimi, ilk olarak çocukları ve eğitim süreçlerini, daha sonra hasta ve yaşlıları gözeten bir yol haritası çıkarıyor.

Özellikle Çin’den getirilen güneş enerjisi altyapısının kullanıma sunulmasıyla son iki yılda yenilenebilir enerji kaynaklarının günlük ihtiyacı karşılama oranı yaklaşık yüzde beş oranından yüzde yirmi oranına yükselmişti. Çin, son haftalarda yeni elektrik ekipmanları, gıda ve 80 milyon dolar acil finansal yardımı Küba’ya sunmuş durumda.

ABD’nin Küba’ya yönelik yaptırımlarına uymayacaklarını açıklayan Rusya, sene başında Küba’dan 30 milyar dolar alacağından vazgeçmişti. Son haftalarda kritik hale gelen krize dair de bir dizi açıklamada bulunan Rusya, Küba’ya sürekli olarak petrol sevkiyatı yapılacağını bildirdi. Yine Çin de petrol sevkiyatı yapacağını açıklamıştı. Ancak her iki ülkeden de şimdiye kadar herhangi bir sevkiyat gerçekleşmediğini de belirtmek gerekiyor.

Meksika da her ne kadar ABD yaptırımları dolayısıyla Küba’ya petrol ithalatını kısıtlamak zorunda kalsa da, gıda ve temel ihtiyaçları içeren yaklaşık 1000 ton insani yardımı deniz yoluyla Küba’ya ulaştırmış durumda. Meksika yönetimi, herhangi bir engelleme ile karşılaşılmadığı sürece bu yardımların da sürekli olacağını ifade etti.

Yine insani yardım gönderen bir diğer ülke de Brezilya. Brezilya da sürekli yardım konusunda niyet beyan eden ülkeler arasında.

Ülke yönetimleri dışında bütün dünyada komünist partiler, politik ve demokratik kitle örgütleri, sivil toplum kuruluşları ve aydın-sanatçılardan da her geçen gün eylem, destek ve dayanışma çağrıları yükseliyor.

Başarısızlık mı, Mucize mi?

Uluslararası medya da gelişmelere odaklanmış durumda. Sistemin başarısızlığı ve yakında çökebileceği ihtimali üzerine yığınla program, tartışma ve “analiz” yapılıyor.

Küba Komünist Partisi merkezi yayın organı Granma’da 16 Şubat’ta Pastor Batista Valdés imzasıyla yayımlanan yazıda, sosyalist yönetimin “başarısızlığı” tartışmasına değiniyor:

“Onların sözlerine göre biz “başarısızız”, çünkü aydınlıktan çok karanlıkta kalıyoruz (oysa neredeyse tüm nüfusa elektrik sağlayan bir altyapımız var). Elbette, Küba’ya bir damla bile petrol göndermeye cüret eden herkese acımasız gümrük vergileri uyguladılar. Buna rağmen burada abluka olmadığını iddia edecek kadar da küstahlar.”

Kurulduğu günden bu yana emperyalizmin ablukası altında var olmayı başaran Küba, doğal kaynaklara sahip olmasa da, sosyalist iktidarın ortaya koyduğu bilinç ve bu bilinçle şekillenen eğitim anlayışının ürünü olarak nitelikli insan ihraç ediyor. Kendisinden üç kat büyük olan ve ekonomik kaynaklara sahip olan ancak doktoru olmayan Venezuela’ya 20 bin doktorun eğitilip gönderilmesi bir başarı değil, başlı başına bir mucizenin ifadesidir.

Valdés, yazının devamında “Asıl başarısız olanlar onlar; çünkü kendi emperyal orkestralarının müziğiyle sürüklenirken, göç eden Kübalıların sayısı artıyor. Elbette, “Castro kardeşler” ve Díaz-Canel döneminde Küba’nın ulaştığı eğitim ve sağlık göstergelerini “başarısızlık” diye nitelemiyorlar. Küba sporunun, kültürünün, biliminin, ilaç sanayisinin, genetik ve biyoteknolojisinin dünya çapındaki saygınlığından söz etmiyorlar; Latin Amerika Tıp Okulu’ndan, “Yo sí puedo” okuryazarlık programından ya da doktorlarımızın dünyanın başka yerlerinde kurtardığı milyonlarca hayattan hiç bahsetmiyorlar.” ifadeleriyle bu mucizeye dikkat çekiyor.

Kübalılar her zamankinden daha çetin bir mücadele veriyorlar. Ama buna rağmen yalnız olmadıklarını güçlü bir şekilde hissediyorlar. Bu dayanışmayla birlikte, Küba'nın kolay pes etmeyeceği ve bütün dünya ilericileri için tekrar ve tekrar bir deniz feneri olacağını iddia etmek hayal değil; aksine bütün pratikleri bu inancı destekliyor.

Son güncelleme: 27.02.2026 22:42